FITRAT DELİLLERİ
(Caner Taslaman)
Eğer kendimde bu dünyadaki hiçbir deneyimin tatmin edemediği bir arzu tespit edersem, bunun en muhtemel açıklaması, başka bir dünya için yaratılmış olduğumdur. Eğer dünyevi hazların hiçbiri onu tatmin edemezse bu, dünyanın bir hile olduğunu göstermez. Muhtemelen dünyadaki hazlar onu tatmin için değil, bilakis onu açığa çıkarmak içindir.
Her şeyin bir gayesi varsa, bu kimin gayesidir? Allah’ın elbette.
İnsan doğuştan adalet arzusuna sahiptir fakat dünyada birçok zalimin zulmünün karşılığını almadan öldüğünü, birçok mazlumun ise vefat ettiklerini gözlemlemekteyiz. İçimizdeki adalet arzusunun gereği mazlumlara birçok zulüm yapan bu kişilerin cezalandırılması ve iyilerin yaptıkları iyiliklere karşılık ödüllendirilmeleridir. Bu dünyada bunlar gerçekleşmediğine göre ancak ahiret hayatının varlığı ve ahiret hayatında ödüllendirme ve cezalandırmanın olmasıyla içimizdeki adalet arzusu tatmin olabilir.
Pratik hayatta rasyonel temellendirmeye ihtiyaç duymadan ahlaki ilkelere göre davranan birçok insan vardır. Fakat ahlaki değerlerin rasyonel temellendirilmesi ancak Allah’ın varlığıyla mümkündür.
Ahlaki yasaların en önemli özelliği bağlayıcılığıdır. Fakat materyalist-ateist varlık anlayışında evreni aşkın hiçbir varlık yoktur ve bilinçsiz madde parçacıklarından oluşan evrenin, bağlayıcı ahlak yasaları empoze etmesi düşünülemez.
‘’Allah yoksa her şey mübahtır.’’ (Dostoyevski)
Allah yoksa her şey mübahtır ve insan sonuç olarak sahipsizdir.
Allah eğer arzularımızı yaratmışsa, arzularımızın bizi Allah’a yöneltmesi beklenirdir. Allah’ın yarattığı bir evrende, evrendeki veya insanın yaratılışındaki kimi unsurların Allah’a yöneltecek özelliklerle bilinçli şekilde düzenlenmiş olması gayet muhtemeldir.
İnsanların gaye ve anlam arzusunun, kendilerinin ve evrenin bir gayesini aramaya yöneltecek şekilde insanda mevcut olmasının, bu dünyada yaşama ve üremeyle bir ilgisi bulunmamaktadır.
Adaletin gerçekleşmesiyle ilgili arzumuz öyle geniş alanlara uzanır ki bunun dünyada yaşamamız ve ürememiz ile bir ilgisi yoktur. Bizden çok uzakta olsa da Bosna’daki mazlumlara zulmeden, orada toplu katliamlar yapanların, bu yaptıklarının yanlarına kalmamasını isteriz. Bizden uzak bir memlekette olan ve bir belgeselde seyrettiğimiz birçok iyilik yapan birinin ise iyiliklerinin karşılığını bulmasını isteriz.
Arzularımız gerçek bir varlık olarak, belli sıfatları olan bir Allah’a ihtiyaç duyar; yoksa içi boş bir Allah kavramına değil. Arzularımız, sadece Allah’ın varlığını değil, aynı zamanda onun sıfatlarını da gösterecek şekilde düzenlenmiş ve yönelmemiz gereken Varlığın sıfatlarını gösteren bir rehber olarak doğuştan fıtratımıza yerleştirilmiştir.
‘’Vermek istemeseydi, istemek vermezdi.’’ (Fars Atasözü)
Ahiretin varlığının doğal bir arzu olmasından hareketle, bu arzuyu yaratan Allah’ın ahireti yaratmasının yaratmamasından daha beklenir olduğunu söyleyebiliriz.
Sırf bu dünyada yaşama ve üreme temelinde seçim yapan, materyalist-ateistlerin öngördüğü şekilde işleyen bir doğal seleksiyon mekanizmasıyla, bu dünyayı aşkın bir Allah’ın varlığını gerektirecek şekilde birçok arzunun oluşması açıklanamaz.
Ahlak kuralları doğuştandır. Bununla ilgili 2 deney:
Psikolojik Deney 1: ‘’ 1 masum kişiyi öldürüp organlarıyla 5 masum hasta insanı kurtarmak doğru mudur?’’
Psikolojik Deney 2: ‘’ Aracınızın freni patladı. Mevcut yolunuzdan giderseniz 100 masum ölecek. Yan yola saparsanız 1 masum ölecek. Ne yaparsınız?’’
Ahlaki farkındalık özelliği Allah’ın insanı yarattığı görüşü doğruysa beklenebilecek bir özellikken, ateizm doğruysa beklenmesi için hiçbir sebep olmayan bir özelliktir. Neden ‘’ahlaktan yoksunluk değil de ahlaki farkındalık var’’ sorusu teist paradigma içinde ateist paradigmadan çok daha başarılı cevap bulmaktadır.
Ahlaki sistemin rasyonel bir temeli olması için cevaplanması gerekli 2 dev soru şunlardır:
1.Problem: İyi olan nedir?
2.Problem: İyi olana göre eylemde bulunmak neden gereklidir?
Neden kendi en çok mutluluğumuzu değil de en çok kişinin en çok mutluluğunu düşünmeyi iyi olarak nitelemeliyiz? Sorusu materyalist-ateist paradigma içinde rasyonel bir cevaptan yoksundur.
Doğuştan gelen bir özelliğimiz olan mantığın yasaları olmadan akıl yürütemeyiz. Mantık yasalarını reddetmek için bile önceden bu yasaların doğruluğunu kabul etmek gerekmektedir.
Eğer zihinler tamamen beyne bağımlıysa ve beyinler de biyokimyaya bağımlıysa ve biyokimya da atomların akışına bağımlıysa; bu zihinlerin düşüncelerinin rüzgârların ağaçlarda çıkardığı sesten daha anlamlı olabilmesini anlamıyorum.
Akletme kapasitemizin bu dünyada yaşamak için gerekenden çok daha fazla olduğu; evrenin kökeninden varoluşsal sorunlara kadar aklımızın geniş bir alana uzandığı gözden kaçmamalıdır.
İrademizle iradeli olmayı seçmeden irade sahibi olduğumuz açık bir gerçektir. Zaten sonradan var olan hiçbir varlık, olmadığı bir durumda kendisinin var olup olamayacağını irade edemeyeceğine göre başka türlüsü olamaz.